Sevmek ve sevilmek…
İnsana güç veren, değerli hissettiren, umudu diri tutan ve insanın yükünü hafifleten o kadim duygu. Bir bakışta, bir cümlede, bazen sadece varlıkta kendini hissettiren bir bağ.
Ama bugün dönüp etrafa baktığımızda, bu duygunun da içinin boşaldığını görmemek mümkün mü?
Her şeyin hızlandığı, tüketildiği, anlamını yitirdiği bir çağdayız. Ne yazık ki sevgi de bundan nasibini aldı.
Artık sevgi; emekle, sabırla, süreklilikle değil, anlık coşkularla ve büyük laflarla tanımlanıyor. Bir var, bir yok.
Çok hızlı başlıyor, daha da hızlı bitiyor.
Yeni kavramlar girdi hayatımıza. “Love bombing” diyoruz; sevgi sanılan ama aslında yoğun ilgiyle karşı tarafı bağımlı kılma çabası.
“Ghosting” diyoruz; açıklama yapmadan, sorumluluk almadan ortadan kaybolmanın süslü adı.
Daha da acı olanı, bu davranışların artık yadırganmaması.
Evet fazlasıyla normalleştirildi. Sanki incitmek kaçınılmazmış, yarım bırakmak çağın gereğiymiş gibi…
Bugün yaşanan şeye sevgi demeye bin şahit gerekir. Belki de adı ilişki bile değildir. Daha çok yalnız kalmamak için kurulan geçici bağlar, egoyu besleyen yakınlıklar, “biri olsun da kim olursa olsun” telaşıdır bu.
Oysa sevgi; kaçmak değil kalabilmektir.
Sessiz kaldığında da orada olabilmek, zorlaştığında da vazgeçmemektir. Sevgi, yüksek sesle söylenen cümlelerden çok, tutulan sözlerde kendini gösterir.
Sevmek değer vermek, emek vermektir. Ama günümüzde insan tanımaya evrildi değer algısı deneyim algısına dönüştü.
Gerçek sevgi, gerçek değer eski Türk filmlerinde, eski şarkılarda, türkülerde kaldı sanki.
Belki de sorun sevgisizlik değil.
Belki sorun, sevginin adını hak etmeyen şeylere sevgi dememizdir.
Ve belki de bugün en kıymetli şey, bu “sevgisiz sevgiyi” reddedebilmektir.