Biten ilişkilerin ardından söylenir bazen, “tartışmak bile gelmiyordu artık içimden, artık kavga bile etmiyorduk, sanki evde iki yabancıydık” diye.
Kavgalar biter, sohbet desen hiç yok, boğucu ve sağır eden bir sessizlik hakim olur eve.
İlişkilerde en yıkıcı şey söylenen sözler değil, artık söylenmeye gerek duyulmayanlardır bazen.
Duygusal bağ korunurken, hala umut varken her ilişkide tartışma olabilir, sesler de yükselebilir zaman zaman. Sen kavga etmeye bile değmezsin mesajı yerine, çözüm odaklı ve yapıcı tartışmalar vardır. Ama bu tartışmalar çözüm arayışından çıkıp saygının azaldığı, kelimelerin silahlaştığı, duyguların yargılandığı bir savaş alanına da dönebilir.
Ve işte o zaman biri susar. Ama öyle böyle bir susma değil bu. “Nasılsın” yok, göz teması yok, varlığın yok sayılması gibi bir mesafe var. Dışarıdan bakınca konuşmuyor gibi görünür. Ama o sessizlik…
Bir cezalandırma biçimi olarak; sessizlik…
Belki, “Beni kırdın, şimdi ben de seni yok sayarak karşılığını veriyorum. Hatanı anlamanı bekliyorum, özür bekliyorum.” anlamına gelen sessizlik…
Ama bu, çoğu zaman karşı tarafın hatasını anlamasını sağlamaz. Aksine şunu hissettirir:
“Ben değersizim, görünmezim. Benimle konuşmaya değmez.”
Sessizlikle cezalandırılan kişi, neyi yanlış yaptığını anlamaya çalışırken kendi değerini sorgulamaya başlar. İlişki içindeki konumu bir anda gözüne korkunç gelir.
“Acaba abartıyor muyum?”, “Acaba çok mu konuştum?”, “Acaba sevilmiyor muyum?” gibi sorular zihnini kemirir. Tartışmanın konusu çoktan unutulur ama geriye derin bir duygu kalır; yalnızlık.
Bir ilişkide yalnız hissetmek çok ağırdır. Bunun yerine güven duygusunu büyüten şey ise, ne olursa olsun konuşabilmektir.
Eğer partnerlerden biri konuşmayı keserek diğerini cezalandırıyorsa, bu güven yavaş yavaş zedelenir. Ve zamanla iki kişi arasında görünmez bir mesafe oluşur.
O yüzden bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir:
Ben şu an susarak kendimi mi koruyorum, yoksa karşımdakini mi cezalandırıyorum?
Bu derin sessizlik ne anlatıyor?