"Halktan taraf yeni nesil yayıncılık"
Ara
Close this search box.

SESSİZLİĞİN İÇİNDEKİ ÖLÇÜ

Bazı erdemler yüksek sesle konuşmaz. Tevazu da bunlardan biridir.

Gürültülü bir çağın içindeyiz. Herkes kendini uzun uzun anlatıyor; bazen kanıtlıyor, sürekli gösteriyor.

Başarı duyuruluyor, iyilik sergileniyor, düşünceler hızla paylaşılıyor. Bu hızın içinde insan, fark etmeden kendini büyütme telaşına kapılıyor.

Peki neden?

Görülme ihtiyacımızdan olabilir mi ya da değerimizin onaylanma arzusundan?

Ama insan gerçekten değerliyse, bunu sürekli ispat etmeye neden ihtiyaç duyar?

Tevazu, kendini geri çekmek değil; kendini abartmamaktır.

Eksilmek değil, taşmamaktır.

Olduğun yerden memnun olabilmektir.

Peki sizce kendimizi büyüttüğümüzde gerçekten büyüyor muyuz, yoksa sadece başkalarının gözünde daha büyük görünmeye mi çalışıyoruz?

Bir adım geri durmak neden bu kadar zor geliyor?

Haklıyken susmak neden içimizi bu kadar yakıyor?

Belki de tevazu, insanın kendi içindeki gürültüyü susturabilmesidir.

Ego bağırmak ister; tevazu fısıldar.

Ego üstün gelmek ister; tevazu anlamayı seçer.

Ve insan anlamayı seçtiğinde küçülmez aksine derinleşir.

Fakat burada ince bir çizgi vardır. Tevazu, insanın kendini bilmesidir; kendini yok sayması değil.

Çünkü ölçüsüz tevazu, insanı varlıktan yokluk evresine taşıyabilir.

Sürekli geri çekilen, sürekli susan, sürekli alttan alan biri; bir süre sonra kendi değerini başkalarının insafına bırakabilir.

Ve o zaman şu soru belirir:

Bu tevazu mu, yoksa kendinden vazgeçiş mi?

“Fazla tevazunun sonu vasattan nasihat dinlemektir” der İbn-i Haldun.

İşte bu yüzden tevazu bir denge meselesidir. Ne kibir kadar yukarıda ne silinip gidecek kadar aşağıda.

İnsan eğilmeyi bilmeli; ama eğildiğinde kırılmayacak kadar da kendinde kalmalı.

Çünkü gerçek tevazu, değerini inkâr etmek değildir. Değerini bağırmadan taşıyabilmektir.

Ve belki de sessizliğin içindeki asıl ölçü budur:

Kendini bilmek…

Ama kendinden vazgeçmemek.