Bir hediye seçecekken, bir işe başlamaya niyetlenmişken ya da tam romantik bir cümle söyleyecekken bir şey bizi tutuyor, durduruyor… “Daha iyisi mümkün mü yoksa bu haliyle mükemmel mi?” diye sorgularken bulabiliyoruz kendimizi.
Mükemmeli arıyoruz, mükemmeli kimin bulduğunu bilmeden…
Hayalimizdeki kadar kusursuz görünmeyen her şeyden, bir adım uzakta bekliyoruz. Daha iyisini yapabileceğimize duyduğumuz güven bir yana dursun, en çok da kimin belirlediğini bilmediğimiz o ‘yüksek’ standartlar altında eziliyoruz genelde.
Hata yapmaktan, eksik bırakmaktan, yanlış şeyler söylemekten duyduğumuz korku, harekete geçmemize engel oluyor.
Attığımız adımlar bir ileri bir geri, bir ileri bir geri oluyor ve kendimizi başladığımız noktada beklerken görüyoruz. Hatta bazen daha da geriye gidiyoruz.
Kusursuz değil diye atmadığımız adımlar sonucunda derin bir yetersizlik ve suçluluk hissiyle baş başayız şimdi.
Çünkü o işe başlasak belki şu anki tecrübemizle daha iyisini yaratabilecekken hiçbir şey yapmadıkça özgüvenimiz zedelendi. Mükemmel cümleler kuralım diye kendimizi tuta tuta vaktini kaçırdık bazı şeylerin…
Belki de mükemmeli aramak yerine yeterince iyilere tutunsak, elimizden gelenin en iyisini yapmanın dayanılmaz hafifliğini tatsak…
Emeğin, küçük ama sağlam adımların, hata yapabilmenin, hatayı kabullenebilmenin, hatadan ders alabilmenin, hayatın inişlerinin ve çıkışlarının, sürprizlerinin, doğallığının ve spontanlığının farkına varsak…
Her şeyi kontrol edemeyeceğimizi kabul etsek…
Biraz daha mı kolay olurdu başlamak?