19. yüzyıl Paris’inde ortaya çıkan bir figürden söz etmek istiyorum bugün: Flanör. Kelime anlamı “aylak gezgin” olarak çevrilse de kavram bundan çok daha fazlasını anlatır.
Flanör, modern kentin ortaya çıkardığı bir tiptir. Sanayi Devrimi sonrası büyüyen şehirler, ortaklaşan kalabalıklar ve artan tüketim mekânları yeni bir insan deneyimi üretmiştir. Artık insanlar birbirini tanımadan yan yana yaşamakta, aynı sokakları paylaşmakta ama aynı hayatı paylaşmamaktadır. İşte flanör, tam da bu modern deneyimin içinden doğar.
Kavramı edebiyata kazandıran Charles Baudelaire, flanörü Paris sokaklarında dolaşan bir kent gözlemcisi olarak tanımlar. Daha sonra Walter Benjamin, bu figürü kapitalist modernitenin sembolü hâline getirir. Benjamin’e göre pasajlar, vitrinler ve kalabalık caddeler yalnızca mimari unsurlar değil; tüketim kültürünün kurulduğu sahnelerdir. Flanör ise bu sahnenin hem içinde hem dışındadır. Kalabalığın içindedir ama ona teslim olmaz.
Şehir hızlıdır. İnsanlar daha da hızlı. Sürekli bir yere yetişme hâli, sürekli bir tepki verme zorunluluğu…
Modern kent insanı adeta kesintisiz bir performans içindedir. Flanör ise bu performansı askıya alır. Katılmak yerine gözlemler. Tepki vermek yerine anlamaya çalışır. Bir umut anlaşılmayı bekler.
Flanör, modern bireyin yaşadığı yabancılaşmayı görünür kılar. Bu toplum yapısı, bir yandan özgürlük sunarken bir yandan da aidiyet kaybı üretir. Kalabalık içinde görünmez olmak mümkündür. Fakat bu görünmezlik aynı zamanda insanı derinden hissettiği bir yalnızlığa da sürükler.
Bugün flanör yalnızca Paris pasajlarında değildir. Yan yana oturup birbirine değmeden duran insanlarda, kalabalık bir kafede sessizce etrafı izleyen bakışlarda, hatta sosyal medya akışında hayatları izleyip geçerken de karşımıza çıkar. Ancak burada kritik fark şudur: Flanör bilinçli bir mesafe kurar. Sürüklenmez; seçer.
Belki mesele aylaklık değildir; farkındalıktır.
Belki mesele geri kalmak değil; hızın dışına çıkabilmektir.
Ve belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey tam olarak budur:
Her şeyin içine karışmadan önce, bir adım geri çekilip gerçekten neyin içinde olduğumuzu görebilmek.
Zira etrafımızdaki kalabalık içimizdeki yalnızlığa bir çare değildir aksine sizi da yalnızlığa iten bir kalabalıktır.
Çünkü tüketilen tek şey kapitalizmin dayattığı yaşam çerçevesinde “ihtiyaç” duyduklarımızı almak değildir. Tükenen sevgidir, tükenen saygıdır, tükenen güvendir.
Manen tükenen şeylerin arasında flaneur olmak da sizi yalnız yapmaz.
Güvensiz kalabalıklar içinde olmak yerine kendi güvenli limanınızda olmak…
Kim bilir belki de aidiyet duygunuzu kaybettiğiniz için flaneur olmuşsunuzdur.
Yerinizi ve kendinizi bulabilmeniz dileğiyle…