Askerliğini yapmış, işini eline almış bir genç erkekseniz ya da eğitimini tamamlamış bir genç kadınsanız Muğla sokaklarında yürürken bu fısıltıları duyabilirsiniz…
“Ne zaman yiyoz senin keşkeği? Yok mu anlaştığın? Zeliha abanın torunu varmış, pek güzel diyola…”
Eyvah eyvah.
Toplum çizdi artık yaşam çizginizi. Önce “oku” dediler okudunuz, şimdi “evlen” diyorlar evleneceksiniz, bir yıl geçmeden “çocuk” diyecekler çocuk yapacaksınız…
Böyle olmak zorunda mı? Ya da şöyle sormak istiyorum, evlilik ve çocuk gibi büyük kararlar toplum baskısıyla alınabilecek kadar basit kararlar mı? Herkes evlenmek ve çocuk yapmak zorunda mı?
Evlilik yaşın geldi artık söylemi mesela… Kim belirliyor bu yaşı?
Ne evlilik ne de diğer büyük kararlar için ideal bir yaş, ideal bir zaman yoktur öyle genel geçer. Belirleyici olan tek şey yaş da değildir, meslek de değildir, çeyizin hazır olup olmaması da değildir.
Evlilik kararını bu kadar zor ve karmaşık hale getiren etkenlerin başında ne yazık ki bu “evlen” diye tutturan toplumun beklentileri geliyor. Gözlemim o yönde ki, artık gençler maddi zorluklardan çekindikleri için de evlilik kararından uzaklaşıyorlar.
Oysa iki kişi böyle bir adım atmaya karar verdiğinde ev eşyaları mükemmel olmasa da olur, altınlara, eve, arabaya, ona, buna da gerek yoktur.
Geleneklerimizi tümünden eleştirmek tabii ki olmaz. Yuva kurana destek olmak da gelenektir. Ama artık gelenek adı altında evlenmek üzere olan gençleri büyük borçlar altına girmeye zorlamak, “kız tarafı” bunu alır, “erkek tarafı” şunu alırlarla aileleri yormaya gerek yok diye düşünüyorum.
Çağ artık bunu kaldırmıyor…
Düğün masraflarının fazlalığı ve evliliklerin süresi arasında ters bir orantı olması da bu söylenenleri doğrular nitelikte aslında. Boşanmaların artışını, özellikle evliliğin ilk yıllarında yaşanan kopuşların fazlalığını konuşurken, çiçeği burnunda çiftlere bu sorumluluklar ağır gelecektir…
Tabii bu söylediklerimiz evlenmeye karar vermiş ancak zorluklarla stres yaşayan çiftler için. Evlenmeyi kendine uygun bulmayan ya da henüz hazır hissetmeyen kişiler de var.
O nedenle onlara yöneltilen bu sorular aslında çok da masum kalmıyor, sınır aşımına dönüşüyor. Yeterli samimiyette olmadığımız kimseye soramayacağımız türden soruları, yoldan geçen birine sorabiliyoruz. İyi niyetle atılan her adımın sonucunda iyi sonuçlar çıkmayabiliyor ama…
Herkesin yaşam çizgisi biricik ve kendine özgü… Kendi çocuğumuz bile olsa başkalarının yaşantısını ve hayatının ritmini belirleme gücümüz yok.
Sadece sohbet etmek için kurduğumuz bir cümle, bir soru, karşımızdakinin yarasına denk gelirse? İçinden her gün onlarca kez bu soruları kendisine soruyorsa?
“Keşkeği ne zaman yiyoruz?” demeden belki bir kere daha düşünürüz bu vesileyle…