Zaman geçiyor…
Geçen sadece zaman mı? Zamanla birlikte ruhumuz da bir yerlerden eksilmiyor mu sizce de?
Günler birbirini kovalarken, hızlanıyoruz; yetişiyoruz, tamamlıyoruz, tüketiyoruz… Fakat bütün bunların içinde insan olma hâlimiz sessizce geride kalıyor. Sanki geçen yalnızca zaman değil; anlayış, merhamet, sabır ve gerçeklik algımız da geçip gidiyor.
Değişen yalnızca alışkanlıklarımız, teknolojimiz ya da hayatın hızı değil; kalplerimizin çalışma biçimi de değişti. Etrafımıza baktığımızda merhametin seyrekleştiğini, sevginin şartlara bağlandığını, saygının ise çoğu zaman bir çıkar hesabına dönüştüğünü görüyoruz.
Farkında mısınız, insanlar artık birbirini tanımaktan çok tartıyor.
Kim ne kadar işime yarar, ne kadar kalmalı, ne kadar vermeli, ne zaman gitmeli…
İlişkiler duyguyla değil, faydayla ölçülüyor. Samimiyet yerini temkine, iyi niyet yerini şüpheye bıraktı. Kalpten kurulan bağlar “fazla ve gereksiz” bulunurken, mesafeli ilişkiler daha güvenli sayılır hale geldi.
Bugün yalnızca kendini sevme hâli “öz şefkat” adı altında yüceltiliyor. Elbette insan kendine şefkatli olmalı; sınırlarını bilmeli, kendini tüketmemeli. Ancak burada çok ince bir çizgi var: Öz şefkat ile bencillik arasındaki çizgi.
Öz şefkat, insanın kendini onarmasıdır. Bencillik ise başkalarını yok sayarak ayakta kalma çabasıdır. Biri iyileştirirken diğeri insanı yavaş yavaş yalnızlaştırır.
Martin Buber’in sözü tam da bu çağı anlatır gibi:
“İnsanlar sevilmek için yaratıldı, eşyalar kullanılmak için. Sorunlarımızın çoğu, eşyaları sevmemizden ve insanları kullanmamızdan kaynaklanır.”
Bugün eşyalarımıza gösterdiğimiz özeni, insanlara göstermiyoruz. Kırılmasın diye sakladıklarımız çoğu zaman eşyalar oluyor; insanlar incinse de “idare etmesi beklenen” tarafa dönüşüyor. Bir eşyayı değiştirirken tereddüt ederken, bir insanı hayatımızdan çıkarırken bu kadar rahat oluşumuz normal mi gerçekten!
Annelerimizin yıllarca vitrinde sakladıkları, sadece misafire özel olan eşyalar, misafir geldiğinde açılan oda kapısı… Çok tanıdık değil mi?
O eşyaların ne kadar kıymetli olduğunu görerek bilerek büyüdük her birimiz. Kendini özel hisseden eşyalar ve misafirler; kendi evinizde yabancı olan siz!
Burada mutlu olan kimdi? Eşyalar mı, eve gelen misafir mi yoksa eşyaları sadece misafirlerle kullanabildiği için bizler mi?
Ve Buber’in ardından gelen o cümle, insanın içini acıtacak kadar tanıdık:
“Zavallı bizler… Bizi asıl neyin tatmin ettiğine karşı ne kadar da körüz.”
Gerçekten de körüz. Daha çok şeye sahip olmanın bizi tamamlayacağına inanırken, en çok eksikliğini çektiğimiz şeyin anlamlı bağlar olduğunu görmezden geliyoruz. Daha bağımsız olmaya çalışırken daha yalnız, daha güçlü görünmeye uğraşırken daha kırılgan bir topluma dönüşüyoruz.
Belki de yaşadığımız şey bir çağ krizi değil; bir ruh yorgunluğu.
Her şeyin hızlandığı, tüketildiği, kolayca vazgeçildiği bu zamanlar, ruhumuzu fazlasıyla yoruyor kanımca. Çünkü insan, bu kadar kopuşa, bu kadar mesafeye, bu kadar “işlevselliğe” göre yaratılmadı.
İnsan insana iyi gelirdi.
Ve biz bunu unuttukça, zaman ruhumuza biraz daha ağır gelmeye başladı.
Eğer durup bakmazsak geride kalan yalnızca yıllar değil,
Giden her daim ruhumuz olacaktır.