İnsan yaşadıklarıyla ne öğrenir?
Güvenmeyi mi?
Yoksa güvenmemeyi mi?
Hayatın en ilginç yanı da bu sanırım. Aynı olay, iki farklı insana iki bambaşka ders verebilir. Kimisi yaşadığı acılardan sonra insanlara daha sıkı sarılır, kimisi ise kimseyi yanına yaklaştırmaz.
Ama ortak bir nokta vardır: Hiçbir yara bizi eskisi gibi bırakmaz.
Psikoloji bize ilkel beynimizin tehlike karşısında üç temel tepki verdiğini söyler: Savaş, kaç ya da don.
İlk ikisini biliriz. Mücadele ederiz ya da uzaklaşırız. Fakat en sessiz olanı çoğu zaman fark etmeyiz. Donarız…
Aslında donduğumuz şey yaşanan olay değildir. Donduğumuz şey, o olayın zihnimizdeki karşılığıdır.
Çünkü insan, kendisini yabancıdan gelen kötülüğe bir şekilde hazırlanabilir. Asıl sarsıcı olan, iyiliğinden emin olduğu birinin bambaşka biri olabileceğini görmektir.
İşte o anda zihnimiz gerçekle bildiğimiz insan arasında sıkışıp kalır.
Belki de bu yüzden, bize zarar verenleri içimizde savunmaya başlarız.
“Öyle demek istememiştir.”
“Canı sıkkındı.”
“Aslında iyi biridir.”
Tanıdık geliyor mu?
Başkalarını aklamak için gösterdiğimiz çabayı, kendimizi anlamak için gösterseydik belki de bu kadar yorulmazdık kim bilir.
Çünkü kabul etmek zordur.
“Bana bunu bile isteye yaptı.” diyebilmek zordur.
İnsanların her zaman iyi niyetli olmadığını görmek zordur.
Fakat gerçeklerle kavga ederek iyileşemeyiz.
Sürekli başkalarını haklı çıkarmaya çalıştığımızda, aslında kendi acımızı haksız çıkarıyoruz.
Belki de donma tepkisinin en büyük sebebi budur.
Yaşanan olay değil…
Yaşananı kabul etmeyi reddetmemiz.
İnsan sandığımız kadar masum değildir. Bunu kabul etmek, insanlığa olan inancımızı kaybetmek anlamına gelmez. Aksine, beklentilerimizi gerçekle buluşturmak demektir.
Belki de güven dediğimiz şey, herkesin iyi olduğuna inanmak değil; kimin ne yapabileceğini bilerek yine de kendi sınırlarımızı koruyabilmektir.
Çünkü iyileşmek, başkalarının neden öyle davrandığını anlamaya çalışmakla değil, bize ne yaptıklarını inkâr etmeyi bırakmakla başlar.