İnsan, öleceğini bilen tek canlı.
Ama tuhaf olan şu ki, bunu bilen de yine yalnızca o; yaşayan ve sanki hiç ölmeyecekmiş gibi…
Ölüm gerçeği hayatın tam ortasında dururken, biz onu sürekli ertelediğimiz bir düşünceye çeviriyoruz.
Kalp kırıyoruz, yok sayıyoruz, incitiyoruz. Zamanımız var sanıyoruz.
Yarınlar hiç bitmeyecekmiş gibi biriktiriyoruz. Planlar yapıyor, gelecek inşa ediyor, bugünü ihmal ediyoruz.
Sonra buna “hayat mücadelesi” diyoruz.
Oysa ölüm, insanı eşitleyen tek hakikat. Kapıyı çaldığında herkes aynı, herkes savunmasız.
Ölüm gerçeğini düşündüğünüzde ya da bir yakınınızı kaybettiğinizde kaçınılmaz soruyla yüzleşiyorsunuz:
Değer miydi?
Bu hırs, bu öfke, bu gurur…
Bu kadar yüklenmeye değer miydi?
Gurur, inat, nefret…
Ölüm fikrinin karşısında ne kadar da anlamsızlaşıyorlar.
Ama biz yine de bu dünyaya kazık çakmaya çalışıyoruz. Sanki kalıcıymışız gibi.
Kime kaldı dünya?
Sultan Süleyman’a mı?
Kendimizi “basit bir yolcu” olarak görmek bir yandan rahatlatıyor insanı. Çünkü her şeyden sorumlu olmadığını hatırlıyor insan. Ama aynı anda kalbin bir yerinde ince bir sızı bırakıyor:
Vakit bu kadar kısayken, biz neyle meşguldük?
Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Alt tarafı birkaç çiçek koklayıp, bir hayvan sahiplenip, birkaç insan tanıyıp sevip gidecektik bu dünyadan.”
Bu kadar basit bir hayat tanımını bile ağırlaştırmayı başardık.
Ne çiçeklere eğildik, ne bir canlının başını okşadık, ne de insanları sevebildik.
Tanıdıkça uzaklaştığımız insanların çağındayız.
Ölümü unutmak için hızlandık, ama hızlandıkça hayattan koptuk.
Hayat her sabah başlıyor, her akşam biraz daha eksilerek bitiyor.
Ve biz hâlâ ölüm yokmuş gibi yaşıyoruz.
Belki de sorun ölmek değil.
Asıl sorun, öleceğini bilerek yaşamayı becerememek.