Tüm mesele bundan ibaret midir bilemiyorum ama pek çok mesele bundan ibarettir bence.
Son zamanlarda yeni ebeveynlerden duyduğum bir söylem var; “o da bir birey” diye.
Daha doğduğu andan itibaren bir çocuğun ayrı bir varlık olarak görülmesi… Ebeveynlerinin bir uzantısı olmaması…
Bu bakış açısı umut veriyor açıkçası bana. Söylemde kalmadığında.
Belki de bu yüzden yeni nesil adına içimde biraz daha fazla umut var.
Kendi olabilen, kendi sesini duyabilen, bireyleşebilen insanlar olabilmeleri noktasında umut doluyorum.
Peki gerçekten birey olmak ne demek?
Sadece kendi kararlarını almak mı?
Söz hakkına sahip olmak mı?
Yoksa hayatının sorumluluğunu alabilmek mi?
Bence hepsi ve hatta fazlası…
Birey olmak, kendi iç sesine kulak verebilmek aslında.
Kendi doğrularını fark edebilmek, kendi sınırlarını çizebilmek, “ben ne istiyorum?” sorusuna gerçekten cevap verebilmek…
Önce kendinden güç almak, kendine yaslanmak.
Bazen kurduğumuz ilişkiler öyle bir noktaya gelir ki, neyin bizim için iyi neyin kötü olduğuna karar veren, bizim iyiliğimizi düşünen, kendimizden de önce o en yakınımızdaki kişi olur.
Annemiz, babamız, eşimiz…
Tüm bu iyi niyetli müdahaleler sonucunda kendi hayatının merkezinden yavaş yavaş çekilmek, kendi doğrularının yerini başkalarınınkine bırakmak yerine “dozunda bencillik” daha tercih edilebilir bence.
İyi niyetle yapılan tüm bu sınır aşımlarına “hayır” diyerek güçlü bir başlangıç yapalım mı?
Ama bu; yalnızlaşmak değil.
Kimseye ihtiyaç duymamak, kimseye yakın hissetmemek hiç değil.
Çünkü insan bağ kurarak varlığını sürdürür. Görülmeye, anlaşılmaya, kabul edilmeye ihtiyaç duyar. Doğası gereği.
Önemli olan bu bağlar içerisinde kendimize hareket alanı sağlamak.
Düğüm olmadan bağlanmak…