“Eti senin kemiği benim” anlayışından “canın benim” anlayışına…
“Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” yaklaşımından “senin yaşama hakkına ben karar veririm” noktasına…
Bir öğretmen öldürüldü! Hem de 17 yaşındaki öğrencisi tarafından. Öfkeyle, nefretle, planlanarak.
Bir öğretmenin ölümü yalnızca bir insanın hayatını kaybetmesi değildir. Bir sınıfın ışığının sönmesidir. Bir okulun sessizliğe gömülmesidir. Bir toplumun aynaya bakmak zorunda olduğunun en güçlü göstergesidir.
Bir zamanlar öğretmen; bilginin, sabrın ve emeğin sembolüydü. Öğrencinin hayatına yön veren, ona yol gösteren bir rehberdi. Öğretmenle öğrenci arasındaki bağ korkuya değil saygıya, zorbalığa değil güvene dayanırdı.
Bugün ise sormamız gereken ağır bir soru var:
Bir genç, bir öğretmene karşı bu kadar büyük bir nefreti nasıl biriktirir?
Bu sorunun cevabı yalnızca o gencin içinde değil. Biraz evlerde, biraz sokaklarda, biraz ekranlarda, biraz da giderek sertleşen dilimizde.
Önce o genci yetiştiren aileye bakmamız gerekir. Akşamları ailece izlenen televizyon programlarına bakmamız gerekir.
Mafyanın, şiddetin ve nefretin günbegün her yaşa aşılandığı dizilere…
Bir Türk ailesinin sıradan akşam aktivitesi haline gelen televizyon kültüründe, çocuğa normalmiş gibi izlettirilen mafya dizilerinden sonra bir çocuğun mafyalığı, başkasının canına kastetmeyi normal görmesine şaşırmamak gerekir.
Sahi, nerede RTÜK?
Aile içinde şiddetle büyüyen çocuğun şiddet göstermesi de kaçınılmazdır.
Sokağa çıktığında kavganın, nefretin ve öfkenin bitmediği bir dünyada büyüyen çocuğun kin öğrenmesi de kaçınılmazdır.
Sahi, nerede sorumlular?
Şiddet önce kelimelerde başlar, hakaretle büyür öfkeyle beslenir. Ve bir gün geri dönüşü olmayan bir noktaya ulaşır.
Bugün ise sadece şiddetle açıklayamayacağımız başka bir durumla da karşı karşıyayız. Özgüven adı altında sınırlarını ve saygıyı bilmeyen bir nesil yetiştiriyoruz.
Çocuklarımıza haklarını korumayı öğretirken, başkalarının haklarına saygı duymayı öğretmeyi neden ihmal eder olduk?
Çocuğumuzun hatalarını kabul edip ondan ders almasını sağlamak yerine neden “Benim çocuğum yapmaz” diyerek öğretmenlere hesap sorar hale geldik?
Oysa o öğretmen, kendi içindeki yaraları kapının dışında bırakır, beyaz önlüğünü giyer ve sınıfına girer. Her bir öğrencinin geleceğine bir tuğla daha koyabilmek için dersini anlatmaya başlar.
Bu yüzdendir ki bir öğretmen öldürüldüğünde yalnızca bir insanı kaybetmeyiz. Geleceğe duyduğumuz güven de biraz daha eksilir.
Toplumlar öğretmenlerini koruyamadığında aslında bir mesleği değil, geleceklerini kaybeder.
Bir öğretmenin öldürüldüğü yerde yalnızca bir insan ölmez; bir toplum kendi geleceğini de biraz daha gömer.
Bir harften bir cinayete geldiysek, artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
Biz çocuklarımıza ne öğrettik?
Umarım cevabımız önce insan olabilmeyi öğretebilmek olur. Merhameti, saygıyı sevgiyi…
Her canlının yaşam hakkına saygıyı!
Sevgiyi merhametle,
Sınırı saygıyla,
Hakkını savunmayı hadle!