Nedir şu “konfor alanı”?
Hani o hiç terk edilmek istenmeyen, güvenli alan…
Ya da kendi potansiyelimizi gerçekleştiremediğimiz sınırlı, kısıtlayan bir çerçeve mi?
Kimin çizdiğini, ne koşullarda çizildiğini bilmediğimiz sınırlar hani… Çoğu zaman aynısını gördüğümüz, duyduğumuz, “daha iyisini aramaya gerek yok, elindekiyle şükret” denilen.
“Senin yerinde olmak isteyen kimler kimler var…”
Sahip olduklarımıza şükredebilmek, hayatımızın olduğu versiyonundan memnuniyet duymak ne büyük nimet. Bu doyumu yaşayabilmek benzersiz bir deneyim olmalı…
Ancak insan “ben oldum, tamamım” dediği noktada oldukça büyük bir adım atıyor bence. Geriye.
Her zaman daha “iyi” mutlaka vardır, bunun peşinden ne pahasına olursa olsun koşmaktan, elimizdekinin kıymetini bilmemekten bahsetmiyorum. Ama bazen daha iyisini bulamam korkusuyla kaldığımız o evin duvarları üzerimize yıkılabiliyor.
Hala vakit varken, henüz çatırdamalar yeni başlamışken terk etmek yerine, “en azından başımızı sokuyoruz bir yere” düşüncesiyle yerle bir olmalarımız ne olacak?
İşsizlik çok zor diye katlandığımız o patron… Nerede kaldı bizim o hayallerimizdeki iş, şu anki koşullarımızın yanında?
Yalnızlık çok acımasız diye nefret ede ede sevdiğimiz o kişi? Her geçen gün kendimize yaptığımız saygısızlığın dayanılmaz ağırlığı…
Ne kadar süre görmezden gelinebilir bilmiyorum. Ama bir matematiği yoktur sanıyorum. Bir ay mı, bir yıl mı, on yıl mı, yoksa yaşanmadan geçen koskoca bir ömür mü?
Geç kalmanın bir yaşı var mıdır ya da? Yeni bir yola çıkmanın?
Duyduğum an öfkelendiğim bir söylem var ki, “bu yaştan sonra…” diye başlanan. Ne yeniden başlamanın, ne de o yoldan geri dönmenin bir yaşı yok.
Ama kumandasını bıraktığımız bu hayatın bir tekrarı da yok. O küçük kıvılcım diyorsa burası yanlış diye, bence onu biraz dinle…
Adı yanlış konmuş bu konfor alanının kim görmüş faydasını?