Günlük hayatımızda çevremizdeki insanlara öfkelenir, kırılır, hayal kırıklığına uğrarız. Bu öfkenin ve kırgınlığın boyutu çoğu zaman karşımızdaki insanla ve aramızdaki yakınlıkla doğru orantılıdır.
Çünkü en çok sevdiklerimizden kırılırız. En derin hayal kırıklıklarını, güvendiklerimiz yaşatır. Yabancının yaptığı bir şey belki birkaç saat sonra unutulur; ama sevdiğimiz, değer verdiğimiz birinin yaptığı, günlerce hatta yıllarca zihnimizde döner durur.
Bunu samimiyete mi, yoksa hayal kırıklığının büyüklüğüne mi dayandırırsınız, siz karar verin.
Sebebi ne olursa olsun, geriye bize kalan çoğu zaman aynıdır: kırgınlık ve öfke.
Fakat burada asıl mesele, kızdığımız ya da kırıldığımız kişiyi haklı bulup bulmamamız değildir. Asıl mesele, içimizde taşıdığımız o öfkeyi daha ne kadar taşıyacağımızdır.
Pierre Franckh şöyle der:
“Affetmek karşı tarafı aklamak değil, kendi kalbindeki yükü bırakmaktır. Geçmişi değiştiremezsin ama geleceğini özgür kılabilirsin.”
Karşımızdaki kişinin affedilmeyi hak etmediğini düşünebiliriz. Belki gerçekten bize yaşattıklarının bir karşılığı olmalıydı.
Fakat affetmek, karşımızdaki kişiye yeni bir şans vermek değildir. Onu yeniden hayatımıza almak, yaşananları unutmak ya da yapılanları onaylamak hiç değildir.
Hatta çoğu zaman affettiğimizi bilmelerine bile gerek yoktur.
Çünkü bazen affetmek, bir başkasına sunulan bir iyilik değildir. Kendimize verdiğimiz bir özgürlüktür.
İçimizde taşıdığımız öfkeyi bıraktığımızda geçmişi değiştirmiş olmayız. Yaşananlar yine yaşanmış olarak kalır. Söylenen sözler geri alınmaz. Kırılan kalp bir anda onarılmaz.
Ama en azından geçmişin bugünümüzü yönetmesine izin vermemeye başlarız.
Çünkü ne kadar kafanızın içinde kavga ederseniz edin, karşınızdaki kişinin bundan haberi olmayacak.
Siz kafanızın içinde aynı konuşmayı istediğiniz kadar yeniden yapın. Aynı cümlelere tekrar tekrar öfkelenin. Söylenmiş sözlere her gece yeniden kırılın.
Karşınızdaki insan büyük ihtimalle hayatına devam edecektir.
Ama siz, zihninizde sürdürdüğünüz o kavganın içinde yaşamaya devam edersiniz.
Sizce de bu büyük bir haksızlık değil mi artık hayatımızda olmayan insanları, hayatımızın içinde taşımaya devam etmek…
Geçmişte kalmış bir olayın öfkesini bugünün kalbine taşımak…
Hiç yaşanmamış gibi davranmak zorunda değiliz. Unutmak zorunda da değiliz.
Ama geride bırakmayı öğrenebiliriz.
Çünkü mesele, karşımızdakinin bize yaşattığı öfkeyi ya da hayal kırıklığını affetmekten çok daha fazlasıdır. O öfkenin ya da hayal kırıklığının bizim içimizde yaşamaya devam etmesine izin vermemektir.
Bazen affetmek bize yapılanları değiştiremese de hayatımızı belirlemesine izin vermemektir.
Affetmek, büyüklük göstermek değildir benim için. Eğer illa bir büyüklük yapacaksak, önce kendimizden başlamalıyız.
Kendimizi yıllarca aynı öfkenin içinde tutmaktan vazgeçerek…
Geçmişin ağırlığını geleceğe taşımayarak…
Bize yapılanları unutmasak da onların hayatımızdaki yerini değiştirerek…
Çünkü bazı şeyler unutulmaz. Bazı yaralar tamamen iyileşmez. Ama insan, o yarayla yaşamayı ve artık kanatmasına izin vermemeyi öğrenebilir.
Belki de affetmek tam olarak budur:
Yaşananları değiştirmek değil, yaşananların bundan sonraki hayatımızı yönetmesine son vermek.
İnsanın kendine verebileceği en büyük özgürlük de budur.
Yüklerden kurtulmak.