"Halktan taraf yeni nesil yayıncılık"
Ara
Close this search box.

NE BÜYÜK YÜK!

“Aşırı bilinç bir hastalıktır.” der Dostoyevski.

Ne garip değil mi merak duygusu? Her şeyi bilmek, öğrenmek istiyoruz. Fakat bazen bildiklerimiz ve öğrendiklerimiz bize mutluluktan çok mutsuzluk getiriyor.

Farkındalık da biraz böyle değil mi?

Başınızı kaldırıp etrafınıza baktığımızda, olup biteni şöyle bir gözden geçirdiğimizde gözümüz mutlaka bizi rahatsız eden bir şeye, bir davranışa ya da bir düşünceye takılıyor. Üstelik bundan bahsederken özellikle aramaktan ya da algıda seçicilikten söz etmiyorum. İstemsizce farkına vardığımız şeylerden bahsediyorum.

Bir süre sonra farkında olmak bile rahatsız etmeye başlıyor insanı. Çünkü görüyoruz, anlıyoruz, sorguluyoruz… Ama yalnızca farkındayız. Bir adım ötesine geçemiyoruz.

Bazen bu bir hastalıktır bazen düzeltilmesi gereken bir problem, bazen de insanın içinde taşıdığı bir sıkıntı.

Kimilerimiz kendini ya da hayatı olduğu gibi kabul edip yoluna devam edebilirken kimilerimiz bunu yapmakta zorlanır. Hatta çoğu zaman yapamaz.

Çünkü fazla sorgulamak bir süre sonra farkındalığımızı artırır ama sorunu çözmez.

Evet, problemimizin farkındayız. Neyi yanlış yaptığımızı, neyin bizi mutsuz ettiğini, hayatımızda neyin değişmesi gerektiğini biliyoruz.

Peki ya sonra?

İşte tam da burada farkındalığın ağır tarafı başlıyor.

“Öz-farkındalık büyük bir armağandır, hayat kadar değerli bir hazinedir. Bizi insan yapan şeydir. Fakat bunun da ağır bir bedeli vardır.” der Irvin D. Yalom.

Ne kadar güzel anlatıyor aslında. Kendini bilmek, kendini görmek, kendi karanlığının ve aydınlığının farkına varmak büyük bir armağan. Fakat insan kendisini gördükçe, artık bazı şeyleri görmezden gelme şansını da kaybediyor.

İnsanlık var olduğundan beri bilmek, anlamak ve keşfetmek istedi. Fakat çoğu zaman bilmenin beraberinde getirebileceği acıyı hesaba katmadı.

Belki de bizi en çok yoran, ne yaşadığımızdan ziyade yaşadığımız şeyin farkında olmamızdır.

Çünkü farkındalık bazen çözümün kapısını açmaz; yalnızca sorunun yerini gösterir.

Düşünsenize! Kapının nerede olduğunu biliyorsunuz ama anahtara ulaşamadığınızda yaşadığınnız çaresizliği.

Bu yüzden insanı en çok yoran, gerçeği görmek değil bence gördüğü gerçeğin karşısında çaresiz kalmasıdır.

Çünkü bazı farkındalıklar maalesef bize yol göstermez, yalnızca yolun ne kadar zor olduğunu gösterir.

Farkında olmamak gerçekten bir lüks mü, yoksa sadece huzur sandığımız bir yanılsama mı?

Farkında olmamak daha mı mutlu ederdi bizi, gerçekten cehalet mutluluk mudur?

Sanırım cevap ne kadarını bilmeye ve farkında olduklarımızla ne yapmaya gücümüzün yettiğinde saklı.

Ve emin olun bu yükü taşıyacak gücünüz olduğu için farkındasınız.

Güçlü olmak istemiyorum dediğinizi duyar gibiyim. Bu yüzden sanırım hala iyi bir şey olduğunu savunamıyor olmam.