"Halktan taraf yeni nesil yayıncılık"
Ara
Close this search box.

DAMDAN DÜŞENİ GETİRİN

İnsan, çoğu zaman kendi doğrularının mutlak doğru olduğuna inanarak yaşar. Kendi acısını en büyük acı, kendi hayal kırıklığını en ağır yük sanır. Kendisi gibi düşünmeyeni anlamaya çalışmak yerine eleştirir, yargılar, hatta kimi zaman yok sayar.

Hâlbuki farklı düşünceler, fikirler değil miydi dünyayı bugüne getiren. Diğerinin duygu ve düşüncelerini anlayabilmek için konuşabilmek tartışabilmek…

Tartışmak, haklı çıkmak için değildir, anlamak, anlaşmak içindir.

Ancak çoğumuz tartışmayı genellikle fikir alışverişi değil, bir güç mücadelesi olarak görüyoruz. Karşımızdakini dinlemek yerine cevap hazırlıyoruz. Anlamak yerine ikna etmeye çalışıyoruz. Sonunda ise yalnızca kendi sesimizi duymuş oluyoruz.

Belki de en büyük eksikliğimiz dinlemek ile anlamak arasındaki farkı unutmamızdır.

Bir insanın neden öyle düşündüğünü, neden öyle davrandığını bilmeden onu “yanlış”, “kötü” ya da “suçlu” ilan etmek son derece kolaydır.

Zor olan ise kendi önyargılarımızla yüzleşmektir. Çünkü anlamaya başladığımız anda düşünmek zorunda kalırız. Düşündükçe de belki bugüne kadar mutlak doğru sandığımız birçok şeyin aslında yalnızca bize ait doğrular olduğunu fark ederiz.

Haliyle bu da egomuzu zedeler!

Anlamayız başkasının yaşadığı şeyi bizim başımıza gelmeden ve nedense olan biten hep başkalarının başına gelecek, bize hiç uğramayacak gibi davranıp tepki gösteririz. Neden biz dokunulmaz mıyız?

Herkes en az bir kere yapmıştır bu batıl inancı: Allah korusun diyerek tahtaya vurmak. Karşısındakini dinlerken kendi başına gelmediği için şükretmek…

“Empatinin” yoksunluğunu hissedebildiniz mi? Karşınızdakinin sorunlarına üzülürken kendi başınıza gelmediği için içten içe sevinmek…

Peki, neden yaşamaktan bile korkup çekindiğimiz şeyi başkası yaşarken yargılayıp eleştirmek yerine yargıladığımız için kendimizi eleştirmeyiz?

Bugün eleştirdiğimiz, yarın içinde bulunabileceğimiz bir hayat olabilir. Bugün küçümsediğimiz bir hata, yarın bizim sınavımız hâline gelebilir.

Bir Kızılderili deyişi bunu çok daha derin anlatır:

“Bir insanı yargılamadan önce gökte üç ay eskiyinceye dek onun makosenleriyle (ayakkabısıyla) yürü… Dışarıdan bakınca pek çok hayat yanlış, mantıksız, delice görünebilir… Dışarıda kaldığın sürece insanları ve ilişkileri yanlış yargılayabilirsin… Yalnızca içinden, yalnızca gökte üç ay değişene dek onun makosenleri içinde yürüyerek; dürtüler, duygular, insanı farklı davranmaya yönelten nedenler anlaşılabilir… Anlayış, bilgiçliğin kibriyle değil, alçakgönüllülükle doğar…”

Belki de bu yüzden, hayatta en çok ihtiyaç duyduğumuz şey daha fazla konuşmak değil; biraz daha az yargılamak ve biraz daha çok anlamaya çalışmaktır.

Çünkü bazen bir insanı değiştiren şey, ona verilen öğütler değil; sonunda biri tarafından gerçekten anlaşılmış olmaktır.