“Çocuklar sizin değildir. O çocuklar hayatın kendine duyduğu özlemin oğulları ve kızlarıdır” der Halil Cibran.
Ebeveynlik üzerine söylenmiş en sarsıcı ve en gerçek sözlerden biri zannımca bu cümle. Çünkü insan, dünyaya getirdiği için çocuğunu sahip olduğu bir varlık gibi görmeye meyillidir. Oysa çocuk sahibi olmak, onun hayatının sahibi olmak değil, bir hayata eşlik etme sorumluluğunu üstlenmektir.
Sınav maratonlarının henüz sona erdiği bugünlerde bu gerçeği yeniden düşünmeye ihtiyacımız var. Aylarca süren hazırlıklar, beklentiler, hedefler ve sonuçlar…
Birçoğumuz çocuklarımızın geleceği için çırpınırken bazen fark etmeden bazen bilerek onların omuzlarına kendi korkularımızı, eksiklerimizi ve gerçekleşmemiş hayallerimizi yüklüyoruz. Hem de biz yapamadık o yapsın iyimserliği adı altında!
Başarı mutluluğun tek anahtarı olarak sunulmaya başlandı. Daha yüksek puanlar, daha iyi okullar, daha prestijli meslekler…
Çocuklarımızın önüne sürekli yeni hedefler koyarken durup şu soruyu ne kadar soruyoruz kendimize: Bu hedef gerçekten onun mu, yoksa benim mi?
Bir çocuğun değeri aldığı notla ölçülmemeli. Bir sınav sonucu onun zekasını, karakterini, vicdanını, merhametini, hayal gücünü ya da hayata katacağı değeri belirlemez. Ne yazık ki yetişkinler çoğu zaman çocuklara bunu hissettirmez. Başarılı olduklarında takdir gösterir, başarısız olduklarında ise sessizliğini. Çocuk da zamanla sevginin değil, başarının ödüllendirildiğine inanmaya başlar ne yazık ki.
Oysa çocukların en temel ihtiyacı başarılı olmak değil, değerli olduklarını hissetmektir. Çünkü kendini değerli hisseden çocuk gelişir, öğrenir, hata yapmaktan korkmaz ve yeniden denemekten çekinmez.
Çocuklarımız bizimle aynı evde büyüyebilir, aynı sofraya oturabilir, aynı soyadı taşıyabilirler. Ancak onların hayalleri, yetenekleri ve yaşam yolculukları bize ait değildir. Ebeveynlik, bir insanı kendi istediğimiz şekle dönüştürme değil aksine, onun kim olduğunu keşfetmesine alan açabilme yolculuğudur.
Ve şöyle devam eder Cibran, “Onlar sizinle gelir bu dünyaya. Ancak sizinle birlikte olsalar da size ait değildir. Onlara düşüncelerinizi değil sevginizi verebilirsiniz. Zira kendi düşünceleri vardır onların. Onların ruhlarını değil, bedenlerini barındırabilirsiniz. Zira onların ruhu yarınlarda ve hayal bile edemeyeceğiniz bir yerde yaşar.
İyiliklerini düşünürken yaşayamadığımız hayatı dayatınca değil onlara yaşayabilecekleri bir hayat verebildiğimiz zaman iyiliklerini düşünmüş olmuyor muyuz sizce de?