"Halktan taraf yeni nesil yayıncılık"
Ara
Close this search box.

FAİLİ ÇOCUK OLAN ŞİDDETİN SOSYOLOJİK İZİNİ SÜRMEK

Şiddeti konuşurken genellikle sonuçlarından bahsederek başlıyoruz söze. Halbuki “nasıl oldu da bu halde geldi?” sorusunu sormak gerek ilk önce. Dolayısıyla şiddetin sosyolojik olarak hangi koşullarda üretilmeye başlandığı, ne zaman görmezden gelindiği ve nasıl normalleştirildiği göz ardı edilmemelidir.

İnsanların birbirine tahammül edemediği günümüzde, öfkenin bir duygu olmanın ötesinde bir iletişim biçimine dönüşmeye başladığına şahit oluyoruz. Zira hız ve zaman baskısının, rekabetin, bireyselleşmenin, yalnızlaşma ve yabancılaşmanın ön planda olduğu günümüz modern toplumunda, kendini baskı altında hisseden bazı bireyler birbirlerini tehdit olarak görme, duygularını bastırma ya da şiddete yönelme eğilimde olabiliyorlar. Böyle bir gerçeklik içinden bakıldığında şiddet; yalnızca bireysel bir patlamanın sonucu olarak değerlendirilmemeli aynı zamanda bireyin toplumla kurduğu ilişki ağı bağlamında da ele alınmalıdır.

Örneğin; yakın geçmişte şahit olduğumuz, toplumun en güvenli olması gereken alanlarından birinin kırılgan hale geldiğini gösteren okul saldırıları, münferit olaylar olarak ele alınmamalıdır. Faili çocuklar olan bu eylemler, ne tek başına bireysel patolojilerle ne de tek başına toplumsal yapıda meydana gelen dönüşümlerin yansıması bağlamında açıklanabilir. Zira şiddet olaylarını yalnızca bireysel bir sapma olarak görmek, toplumsal sorumluluğu görünmez kılacakken; yalnızca topluma atfetmek de bireyin özne olma halini yok sayacaktır. Halbuki toplumsal koşullar içinde şekillenen birey, bu koşulları aynı zamanda özgül bir biçimde deneyimleyerek yeniden üretendir de. Dolayısıyla yapı ve fail kesişimde ortaya çıkan bir pratik olan şiddet, yapı ile birey arasındaki diyalektik ilişki içinde değerlendirilmelidir.

Örneğin; E. Durkheim’e göre bireysel ve toplumsal normların arasında meydana gelen uyuşmazlık sonucu ortaya çıkan anomik durumlarda, toplumsal sapma olayları artış göstermektedir. Bu anlamda okul saldırıları “anomik bir kırılma” olarak okunabilir.

Robert K. Merton’a göre ise toplumsal hedefler ile bu hedeflere ulaşma araçları arasındaki uyumsuzluk, sapmayı doğurur. Çocukların başarı baskısı altında ama duygusal destekten yoksun büyümesi bu gerilimi artırabilir. Bugünün çocukluğuna bakıldığında ise yoğun bir başarı söylemi ile kuşatıldığını görmekteyiz. Hedeflere ulaşma noktasında kaynakların eşit bir biçimde dağıtılmıyor olması ise yetersizlik hissinin ortaya çıkmasına, bastırılmış öfkeye ve dışa vurum olarak şiddete neden olabilmektedir.

Şiddetin öğrenilmiş bir pratik olabileceği noktasında ise Pierre Bourdieu’nun kavramlarından biri olan habitustan bahsetmek yerinde olacaktır. Duygu, düşünce ve davranış biçimi olarak içselleştirilen toplumsallık olarak nitelendirebileceğimiz habitus kavramı, aile ve eğitim sistemi aracılığıyla aktarılarak bireyin davranışlarını şekillendirmektedir. Günümüz çocukluğuna bakınca, çocuklar çelişkili bir habitus içinde şekillenmektedir. Bir yandan “özgür ol”, “kendin ol” söylemi ile pek çok aile tarafından sınır koyulmadan yetiştirilen çocuklar, aynı zamanda yoğun performans ve başarı beklentilerine maruz kalmaktadırlar. Bu çelişki ise çocuğun hem yönsüzlük hem de yetersizlik hissetmesine neden olmaktadır. Dolayısıyla çocuğun alan içindeki -yani Bourdieu bağlamında okul, aile ve akran çevresi gibi rekabet ve güç ilişkilerinin işlediği sosyal uzamda- konumunu koruyamama ya da anlamlandıramama hali gündelik pratiklerin kırılmasına neden olmaktadır. Şiddet ise bu kırılmanın bir biçimi olarak karşımıza çıkmaktadır.

Bu noktada ebeveyn-çocuk ilişkisinde sınır koymanın önemli olduğunu vurgulamak gerekmektedir. Sınır koyma meselesi pek çok kişinin zannettiğinin aksine yalnızca yasak koymak değil aynı zamanda kurulan ilişki bağlamında anlam üretebilmek, öngörülebilirlik sağlamak ve çocuğa bir yön duygusu kazandırmaktır. Zira sınırların tamamen ortadan kalkması durumunda çocuk, toplumsal kuralları içselleştirmekte zorlanır. Herhangi bir sınır ile karşılaştığında bunu tehdit olarak algılar. Bununla birlikte kendisinden yoğun bir başarı performansı beklenen çocuk, frustrasyon- hedeflere ulaşma noktasında beklentilerin boşa çıkması durumunda yaşanan hayal kırıklığı ve duygu durumu- toleransı geliştirmekte de zorlanır. Bu noktada asollan özgüvenli çocuklar yetiştirirken bu özgüveni, sınır ve sorumluluk bilinciyle dengelemek olsa gerek.