Muğla’da ilginç bir siyasi dönem yaşandığını söylemek mümkün.
Nasıl ilginç hemen tarihsel bir süzgeç ışığındaki kıyasla açayım.
Siyasi içerikli konularda refleks göstermesi gereken muhatapların sessiz ama basını hedef alma konulanda mahir bir siyasi dönem.
30 yılı aşkın süredir gazetecilik mesleğini icra ederken, organik ilişkilerden uzak, mesafeli ve objektif bir anlayışla görevini yapmaya çalışan bir meslek erbabı olarak tanınmış bir gazeteciydim.
Bu yönlerimi bilen sayısının oldukça fazla olduğunun memnuniyeti içinde mesleğimi hala bu yönde devam ettirirken, bilmeyenler ya da bilip de işine gelmeyenlerin de doğal olarak rahatsızlıklarını yakinen izlemekteyim.
Bu rahatsızlık veren anlayışım aslında bir yerde bölünmüşlükten kırılmak üzere olan siyasi oluşumların bir araya gelmesine de sebebiyet verebiliyor. Birbirleriyle tutuştukları bilek güreşlerini de unutuyorlar bahaneyle.
Hal böyleyken bile faydalı olmak diye buna derim.
Ne diyorduk…
Bu 30 yılı aşkın süredir devam eden meslek yaşamımda birçok siyasi ortama şahitlik etmiş, sayısız il, ilçe başkanı, milletvekili, belediye başkanı ve siyasi figür görüp tanımıştım.
Yani yerel siyasi aktörleri.
Hepsinin kendine has bir tavrı, yaklaşımı, olgunluğu ve samimiyeti vardı. En azından bugün olduğu gibi karşıdan sevgi gösterilerinde bulunup, arkadan iş çevirdiklerine pek şahitlik etmedik.
Tabi bunların içinde ne alaka dediklerimiz de olmadı değil ama onlar o sözünü ettiğim ya da özlemini duyduğumuz zaman süreçlerini kapsamıyor. Malum beş parmağın beşi bir değil.
Bugüne baktığımızda, partizanlığın, rövanşist ve elindeki gücü zehirlenmeye müsait karakter yapısının kullanılmaya yüz tuttuğu tavırların zirve yaptığı bir siyasi ortamı yaşamaktayız.
Tabir yerindeyse ‘meslek hayatımın hiçbir döneminde böyle bir siyasi ortama rast gelmedim’ dedirtir türden.
Tarzı olmayanların başvurduğu siyasetin çirkin yüzü olarak da değerlendirilebilir.
‘Gözünü sevdiğim; neydi o geçmişteki il başkanları, ilçe başkanları hatta belediye başkanları’ diyesi geliyor insanın.
Diyoruz da zaten. Aklıma gelenleri bir bir, isim isim sayarım da birini atlarsak ayıp ederiz.
Milletvekillerini katmayacağım bu ölçütün içine. Malum başkentte kürsü siyaseti icra etmekteler. Onları yeri geldikçe ayrı olarak zaten irdeliyoruz.
Konumuza dönecek olursak, işte o isimler, ülke ve Muğla siyaseti için ne kadar ağır bir temsilin karşılığı olmuşlar ki, bunu her geçen dönemde daha iyi anlayıp, kavramış oluyoruz.
Mesela o isimler; asli işlerinin hizmet etmek veya siyaset yapmak olduğunu unutup, ya da politika üretimsizliği içinde olduğunu görmezden gelerek, basiretsizliklerine kılıf bulmak amacıyla, birilerini veya görevini yapan basını, partililerine şikayet etme girişimleriyle kendilerini kamufle etmeye çalışmıyorlardı.
Aslında o siyasi figürler siyasetleriyle gündeme geliyorlardı. Peki, günümüzde böyle mi?
Elbette hayır. Maşallah siyaset dışında ne kadar tuhaflık varsa basının gündemine taşınır durumda günümüzde.
Gizli, saklı, mahrem, seviye, düzey bir şey kalmadı. İçeride olup biten ne varsa vatandaşın ağzında ya da sosyal medyada.
Bu yüzden tercih edilir bir hizmet alanı olmaktan da çıkmak üzere siyaset. Buna da sunulan siyasi profiller ile tarz ve tavırlar sebebiyet vermekte.
Bu kolayı seçer nitelikteki sözde siyasi hamlelere karşı elbette hedefe konan basının ya da basın mensuplarının da cevaplarının olduğunun bilinmesi gerekir.
Bu tarzı olmayan yönteme karşı olan sessizlik cevapsızlık olarak görülmemeli, aksine o siyasi figürleri zor durumda bırakmama ya da halkı ilgilendirmeyen konularda halk gündemini meşgul etmeme inisiyatifi olduğu bilinmeli.
Eleştiri kişisel değildir. İcra makamları eleştirilir. Eleştiri içinde öneriyi de beraberinde getirir. Böyle bir durumda eleştirilerden kim neden rahatsız olabilir ya da olmalıdır?
Ancak içinde bulunduğumuz dönemin aktörleri çok rahatsız. Varsa yoksa partililerini buldukları ortamda basını şikayet ediyorlar partililerine.
Kısacası bir tahammülsüzlük iklimi hakim.
Durum bu noktaya geldiyse vahamet içermekte. Siyasi üretim durma noktasına gelmiş, kişisel, rövanşist duygular hortlamış demektir.
Kişiselleştirme, yönetici özelliğine dönüşmemeli. İyi bir lider veya yönetici eleştirinin odağındaki konuların çözümüne odaklanmalı, konuyu eleştiren ya da eleştirenleri kişisel husumet oluşturmaktan uzak durmalıdır.
Eleştiriyi kişiselleştirme özelliğine sahip bir yönetici veya yöneticilerden vizyonel bir bakış açısı beklemek neredeyse mümkün değildir.
Hızını alamayıp, etkin ve akılcı siyasetlerle değil de, küçük ve acizlik kokan kısır bir bakış açısıyla sergilenmeye başlanan kişisellik, krizin yönetilemez hale geldiği gerçeğini doğurur.
Günümüzde işler siyaset körlüğünden kaynaklı, kimin kimlerle görüşüyor olduğuyla ya da kendilerini eleştirenleri tükaka ilan ederek, o tükaka dedikleriyle görüşen kim varsa mercek altına alma noktasına ulaştıysa bu kişiselleşmiş yapıdan, sağlıklı ve verimli bir yönetim anlayışı beklemek hayal olur.
Kaldı ki, bu güç zehirlenmesinden kaynaklı, kontrolü elinden kaçırmış ve görevini unutup, kişisel işlerle uğraşmaya başlamış sorgulayıcıların, kendileri için kullanışlı gördükleri kişilerle olan görüşme ve paylaşımlarının da mercek altına alınabileceği gerçeği unutulmamalıdır.
Sonuçta eleştiren tükaka, kıyakçılık yapanın elde bir görüldüğü bir ortamı yansıtıyor günümüz siyasi anlayış ve yapılaşması.
Elde var birciler elbette kıymetli. Yoksa yönetilemeyen ve kullanılamayan bir basının kıymetli olmasının beklenmesi nerede görülmüş.
Bu gerçek zaten bu yazıya konu oluştur nitelikte.
Kıssadan hisse, kokuşmuşluğun bir parçası olmayanların, siyaset üretimsizliği çekenlerce hedefe konduğu bir ortam çevrelemiş etrafımızı.
Sözde düşünce ve ifade özgürlüğü savunucularının, hedeflerine koydukları ifade ve düşünce özgürlüğü sınırları içerisinde eleştiride bulunan gazeteci ya da gazetecilere yönelik kişisel ve rövanşist bakış açısının sergileniyor olduğu ortamlarda, iktidardan ve ifade özgürlüğünden söz edilemeyeceği gün yüzü gibi açıktır.
Gazetecinin partisi olmaması gerektiğini savunanlardanım. Partili ve tarafgir gazeteciliğe alışanlar, partisiz gazeteciyi daima hedeflerinde tutarlar çünkü bu kolay olandır.
Bu görüşüm muhtarlar ve diğer stk temsilcileri için de geçerli. Özellikle stk’lar siyasetin mevzisi olmaktan çıkmalı ve kendi gücünün farkına varmalı ama bu gerçeğin yerleşmesi bizim ülkede zor.
Gücün yanında olmak herkesin kolayına geliyor. Haklının yanında olmak ise zor olanı.
Gün siyasetçinin kamu yararını ve halkın tarafında olan ve bu yönde yapılamayanları eleştirenleri partilisinin önüne atıp, onu yuhalatmaya çalışanların, beceriksizliklerini ört bas edip, üstünü kapatma günü.
Gün, kraldan çok kralcıların sesinin yükseldiği gün.
Herkesin işini yapıyor olması gerektiği gerçeğinden yola çıkarak, Muğla’da beğendiklerini yanında tutup, beğenmediklerine karşı atağa geçenlere nelerle uğraşmaları gerektiğine yönelik tavsiye sıralamasında bulunarak, yazıyı sonlandıralım:
Politika üretin.
Mensubu olduğunuz partilerin içinde yaşananlara kayıtsız kalmayın.
Ses vermeniz gereken yerlerde sessiz kalmanızın bir eleştirel karşılığı olacaktır. Ses edemeyecekseniz o makamları işgal etmeyin.
Siyasi rakiplerinize muhalefet edin, denetleyin, refleks gösterin.
Eleştirdirdiğiniz ne varsa kendi kadrolarınızın tıpkısını yapmalarının önüne geçin.
Tüyü bitmemiş yetimin hakkıyla ilgilenin.
Adamcılığın önüne geçin.
Birilerine pozisyon oluşturup, haksız kazanç elde edilmesini engelleyin.
İhtiyacı olanlara iş imkanı sağlayın, olmayanlara değil.
Aynı adreslere iş verilmesinin önüne geçin.
Yönetim kadrolarınızın organik bağ içinde oldukları alanların musluğunu kesin.
Bir daire başkanının görevden alınıyor olması tasarrufunu dedikodu ortamına mahal vermeden sokaktaki vatandaşın ağzına kadar düşürmeyin.
Siz basını ve eleştirilerini partililerinize şikayet etme alışkanlığınızı bırakın da, dağılmışlıklarınızı toparlayın, memlekette acil bekleyen hizmetlere odaklanın.
Kısacası iş yapın iş.
Şimdiki dönem siyasetçilerinin yeni tercihi, basını şikayet et, kendin kamufle ol.
Kim üstüne alınmak isterse alınabilir.